9/6/2008 - Reva Olmasa...

Foto:Selim Şevkioğlu Yorucu bir Pazar günü… Yarıp, parçalayıp zuhur etmeye çalışan “Ben burada ne arıyorum?” sorusu ve onu iki eliyle çıkmaya çalıştığı o deliğe tıkmaya uğraşan bir kadın… Sesler, sözler, hareketler, garip müzikli bir karmaşa, bütün bunlara karışan kuş sesleri… Batakhaneye yeni düşmüş bir şarkıcı kadın gibi ürkek ve bir o kadar da kurtulma umuduyla dolu bağıran kuşlar… Bu menfaat kokan seslerin arasında nasıl da kimliksiz görünüyorlar. Tıpkı o kadın gibi… Sılayı rahim endişesi ile başlayan bir gönüllülük halinin yavaş yavaş bir buhrana, bir inkâra, bir kayboluşa dönüşmesi bu. Bütün kötü kelimeler sanki pusuya yatmış da bu gün ortaya çıkıp o ezici çığlıklarıyla kulaklarını kirletiyor. Sessizliğe ve sükûnete bu denli ihtiyacı varken bunca gürültü kirliliği… “Reva mı?” diyor içinden. “Reva olmasa…” diye üç noktayla biten ve sonunu bir türlü doğru kelimelerle tamamlayamadığı bir cümle ile cevaplanıyor. İnsan zaman zaman içinde olmak istemeyeceği bir yerde bulunabilir. Bir kuyrukta beklediğinizi düşünün. Önünüzde bir sürü insan olsun. Önce beklersiniz. Kuyruk ağır ilerliyorsa sıkılmaya başlarsınız. Sıkıntınıza derman olur ümidiyle sizden önce kaç kişi olduğunu sayar, bir kişinin işlemi için geçen zamanı değerlendirip ne zaman bu bekleyişten kurtulacağınızı tahayyül etmeye çalışırsınız. Artık aklınızda aşağı yukarı bir bitiş zamanı belirmiştir. Etrafa bakınırsınız. Önünüzde ardınızda sizin gibi sıkılan ve konuşarak bu durumu bertaraf etmeye gönüllü birini görürseniz bir iki kelime edip yakınlık kurmaya çabalarsınız. Şansınız yaver gider de kafa dengi birine rast gelirseniz, hem muhabbetin tadıyla, hem de muhatabı merak edip inceleme, öğrenme hazzıyla zaman su gibi akıp gider. Ama konuşkan olmayan ya da aynı dili konuşmadığınız biriyse, o bir iki laf atmadan sonra askıda kalan cümleler yüzünden daha büyük bir sıkıntıya düşersiniz. “Şu kuyruk bitse de gitsem. Neden konuştum ki sanki?” diye bir cümle zihninizin orta yerine düşer ve süreyi daha da uzatır. İşte Pazar günü, işte kadın, işte üstünde piknik yapılmış ve bütün çöpler terk edilerek bırakılmış bir piknik yerini andıran zihni… İçine sığmayan tarifi imkânsız coşkularının son durağına varmak için saatlerdir beklediği kuyruk… Ne zaman bitecek Allah’ım ve ben burada ne arıyorum sorularının delici azabı, hiç bitmeyecek sanmanın umutsuzluğu, üstelik zamanı hesaplamada yetersiz kalan deliller… Üstadın satırları geçiyor aklından: Gaiplerden bir ses geldi bu adam Gezdirsin boşluğu ense kökünde Ve uçtu tepemden birden bire dam Gök devrildi künde üstüne künde İşte bu hal, tam da boşluğun ensenize çöreklenen kezzap gibi delici ve yakıcı sıcaklığı değil midir? Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor Mekânı bir satıh zamanı vehim Bütün kâinat bir muşamba dekor Bütün insanlık bir yalana teslim Hangisi gerçek? Ruhunu avuçlayıp sıkmış bu meta âlemi ve onun boğan sözcükleri mi, yoksa kesif ve kesintisiz bir sükût mu? Bütün bu dönüp dolaşan aynı bahislerin beynine açtığı yivler, bütün bu paranın, malın, tamahın rezilliği ne kadar alçaltıcı ve aşağılayıcı! Bunlara katılmak şöyle dursun, dinlemek bile, o bile zulüm değil de ne? Nesin sen hakikat olsan da çekil Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam Otursun yerine bende her şekil Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam Vatan neresi? Evi, yatağı, odası, bahçesi neresi? Şu karşısında duran ve “sevgilinim” diyen yalancı kim? Bu yalanı ona söyleten kim? Dostları neden böyle yıldızlar kadar uzaktalar bu gün? Kendini kendinden kusmaya çalışan bu garibe yardım eli uzatacak biri olmayacak mı? Kapatıyor gözlerini. Bunları görmektense koyu karanlıklarca yutulmak evladır. Kapatıyor kulaklarını. Bunları işitmektense sağır olmak evladır. Susturuyor dilini. Bunları söylemektense dağ başları kadar ıssız, tenha olmak evladır. … “Reva mı?” diyor. “Reva olmasa…” diye yanıtlıyor. Sırçakalem |